Showing posts with label evolutionary anthropology. Show all posts
Showing posts with label evolutionary anthropology. Show all posts

Saturday, 5 September 2026

HERKESE BİLİM TEKNOLOJİ DERGİSİ SAYI 536

 








Thursday, 3 September 2026

 

Akıl Taklası: İnsan Evriminde Düşey Gövdelilik, Rahim İçi Mekanik Kuvvetler ve Türler Arası Embriyo Transferine Dayalı Bir Evrimsel Gelişim Hipotezi

Oktay Kaynak


İnsan evriminin temel özellikleri olan iki ayaklılık, gövde dikliği, yüz morfolojisindeki değişim ve özellikle beyin hacmindeki büyük artış, paleoantropolojinin en önemli açıklama problemlerinden biridir. Bu çalışmada, insan evriminin belirli aşamalarında genetik değişimlerin yanı sıra gelişimsel çevrenin ve rahim içi mekanik kuvvetlerin nedensel rol oynayabileceğini ileri süren Akıl Taklası Hipotezi sunulmaktadır. Hipotezin temel varsayımı, insan soyunda düşey gövdeliliğin ortaya çıkmasının yalnızca erişkin anatomisini değil, gebelik sırasında embriyonun maruz kaldığı yerçekimi, hidrostatik basınç, doku direnci ve mekanik gerilim alanlarını da değiştirmiş olabileceğidir.

Bu yaklaşım, Erich Blechschmidt’in embriyonik morfogenezde iç ve dış kuvvet alanlarının rolüne ilişkin biyodinamik yaklaşımı ile modern mekanobiyoloji ve mekanotransdüksiyon kavramlarını bir araya getirmektedir. Buna göre embriyonik gelişim, yalnızca önceden belirlenmiş genetik programın doğrusal uygulanması olarak değil, genetik kapasite ile fiziksel gelişim çevresi arasındaki dinamik etkileşim olarak değerlendirilmelidir.

Hipotezin daha ileri biçimi, gelişim çevresinin türler arasında değiştirilmesinin aynı genetik arka plana sahip embriyolarda morfolojik farklılıklar meydana getirip getiremeyeceğini sorgular. Bu bağlamda koyun-keçi embriyo kimerizmi üzerine yapılan klasik “Geep” çalışması, türler arası embriyonik gelişim çevresinin deneysel olarak değiştirilebildiğini göstermesi bakımından model niteliğinde değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, bu bulgunun insan-şempanze sistemine doğrudan aktarılabileceği iddia edilmemektedir.

Çalışmanın temel özgün önerisi, Akıl Taklası’nın doğrudan insan-hayvan gebelik deneyleriyle değil; öncelikle biyomekanik modelleme, sonlu elemanlar analizi (FEA), hesaplamalı akışkanlar dinamiği (CFD), organoid sistemleri ve uygun hayvan modelleri üzerinden sınanmasıdır. Hipotez, kafatası geometrisi, beyin hacmi, yüz projeksiyonu ve omurga yönelimi gibi önceden belirlenmiş morfolojik değişkenlerde kontrol gruplarına kıyasla tekrarlanabilir ve nicel bir farklılık bulunmaması halinde yanlışlanabilir.

Anahtar kelimeler: insan evrimi, Akıl Taklası, düşey gövdelilik, bipedalizm, embriyonik gelişim, mekanobiyoloji, mekanotransdüksiyon, biyodinamik embriyoloji, türler arası embriyo transferi, kafatası gelişimi, Evo-Devo.


1. Giriş

İnsan evrimi yalnızca bir türün genetik olarak değişmesi değil, aynı zamanda beden planının, gelişimsel çevrenin ve davranışsal kapasitenin birlikte dönüşmesi olarak ele alınmalıdır.

İnsan ile diğer büyük insansı maymunlar arasındaki en dikkat çekici farklılıklardan biri, insanın tam anlamıyla iki ayaklı ve düşey gövdeli bir canlı haline gelmesidir. Bu değişim yalnızca hareket sistemini değil; pelvisin, omurganın, doğum kanalının ve gebelik sırasında fetüsün bulunduğu fiziksel çevrenin geometrisini de değiştirmiştir.

Benim Akıl Taklası olarak adlandırdığım hipotez tam bu noktadan hareket etmektedir.

Hipotezin temel sorusu şudur:

Düşey gövdeliliğin ortaya çıkması, yalnızca doğmuş bireyin anatomisini değiştirmekle kalmayıp embriyonun anne rahmindeki mekanik gelişim ortamını da değiştirmiş olabilir mi?

Bu soruya olumlu cevap verilmesi halinde, insan evriminde fenotipik değişimlerin yalnızca mutasyonların birikimi üzerinden değil, gelişimsel çevrede meydana gelen sistematik değişimler üzerinden de açıklanabileceği ileri sürülebilir.

Benim önerdiğim modelde yerçekimi tek başına evrimsel değişimin nedeni değildir. Yerçekimi; gövde geometrisi, rahim içi sıvılar, embriyonun yönelimi, anne dokularının mekanik direnci, iç basınçlar ve gelişmekte olan dokuların birbirleriyle etkileşimiyle birlikte değerlendirilmelidir.

Bu nedenle Akıl Taklası’nı basitçe “yerçekimi beyni büyüttü” şeklinde ifade etmek doğru değildir.

Hipotez, daha kapsamlı olarak,

düşey gövdelilik → değişen gebelik geometrisi → değişen mekanik/hidrodinamik çevre → gelişimsel mekanotransdüksiyon → morfolojik değişim

zincirini önermektedir.

Bu yaklaşımın teorik arka planı, dosyada aktarılan Blechschmidt’in biyodinamik embriyoloji anlayışıyla ilişkilendirilmiştir. Blechschmidt’in yaklaşımında embriyonun şekillenmesi yalnızca genetik bir “programın” mekanik olarak uygulanması değildir; gelişmekte olan dokuların iç ve dış kuvvetlerle karşılıklı etkileşimi morfogenezin önemli bileşenlerinden biridir.


2. Teorik Çerçeve

2.1. Genetik kapasite ve gelişimsel çevre

Bu hipotez genetik mekanizmaları reddetmemektedir.

Tam tersine, genetik yapı gelişim için gerekli kapasiteyi ve sınırları belirlerken, gelişimsel çevrenin bu kapasitenin hangi fenotipik sonuçlara dönüşeceğini etkileyebileceğini ileri sürmektedir.

Bu ayrım önemlidir.

Bir organizmanın genetik yapısının değişmemesi, gelişim sürecinde hiçbir morfolojik değişiklik meydana gelmeyeceği anlamına gelmez. Gelişim sırasında mekanik kuvvetlerin hücre davranışını, hücre proliferasyonunu, farklılaşmayı ve doku organizasyonunu etkilemesi modern mekanobiyolojinin temel araştırma konularından biridir.

Dosyada Ingber’in mekanotransdüksiyon yaklaşımı da bu bağlamda referanslandırılmıştır.

Dolayısıyla Akıl Taklası’nın modern biyolojik karşılığı, genetik determinizmin reddedilmesinden çok:

genetik düzenleme + mekanik çevre + gelişimsel plastisite

üçlüsünün birlikte ele alınmasıdır.


3. Akıl Taklası Kavramı

“Akıl Taklası” terimini insan evrimindeki kritik gelişimsel dönüşümü tanımlamak amacıyla kullanıyorum.

Buradaki “takla”, rahmin dikey bir organ haline gelmesi anlamında kullanılmamalıdır.

Asıl değişken, insanın düşey gövdeliliğidir.

Düşey gövdelilik, embriyonun rahim içindeki yönelimini, yerçekimi vektörlerinin etkisini, anne organlarının konumunu, pelvisin biçimini ve doğum kanalının geometrisini etkileyen bütünsel bir anatomik değişim yaratmıştır.

Bu nedenle Akıl Taklası’nın mekanik modeli şu şekilde ifade edilebilir:

Düşey gövdelilik → yeni yerçekimi vektörü → embriyonun yeniden yönlenmesi → değişen iç/dış kuvvet dengesi → kafatası ve beyin gelişiminde yeni büyüme vektörleri.

Bu hipotezde özellikle kafatasının gelişimi önem taşımaktadır.

Çünkü beyin ve kafatası birbirinden bağımsız iki sistem değildir. Gelişen beyin dokusunun hacimsel genişlemesi kafatasının gelişimsel sınırlarıyla sürekli etkileşim halindedir.


4. Blechschmidt ve Biyodinamik Embriyoloji

Akıl Taklası’nın gelişimsel mekanizmasına ilişkin teorik dayanaklardan biri Erich Blechschmidt’in biyodinamik embriyoloji yaklaşımıdır.

Blechschmidt’in yaklaşımında embriyo, pasif bir yapı olarak değerlendirilmez. Gelişim sırasında dokular arasında itme, çekme, gerilme, sıkışma ve sıvı basıncı gibi mekanik ilişkiler ortaya çıkar.

Dosyada Blechschmidt’in yaklaşımı özellikle kafatası gelişimi açısından ele alınmakta ve embriyonik kafatasının iç ve dış vektörel kuvvetlerin etkisi altında şekillendiği vurgulanmaktadır.

Bu düşüncenin Akıl Taklası açısından önemi açıktır.

Eğer gelişmekte olan kafatasının nihai morfolojisi yalnızca genetik bilgi tarafından belirlenmiyor ve fiziksel gelişim ortamından da etkileniyorsa, gelişim ortamındaki sistematik bir değişiklik morfolojik sonuçlar yaratabilir.

Buradan şu test edilebilir önerme çıkar:

Aynı veya yakın genetik gelişim programına sahip embriyolar, farklı ve kontrollü mekanik gelişim ortamlarında farklı kafatası büyüme geometrileri gösterebilir.

Bu önerme, Akıl Taklası’nın test edilebilir çekirdeğidir.


5. Rahim İçi Mekanik Çevrenin Değişimi

Rahim içindeki embriyo tek bir kuvvetin etkisi altında değildir.

En azından aşağıdaki fiziksel parametreler birlikte düşünülmelidir:

1.     Yerçekimi vektörü,

2.     amniyotik sıvı basıncı,

3.     embriyonun kendi iç sıvı basınçları,

4.     rahim duvarının mekanik direnci,

5.     anne dokularının konumsal ve mekanik etkileri,

6.     embriyonun büyüme hızı,

7.     gebelik süresi,

8.     beslenme ve oksijenlenme koşulları.

Blechschmidt’in modelinde gelişimsel formun ortaya çıkışı iç genişleme ile dış direnç arasındaki dinamik ilişki üzerinden düşünülmektedir. Dosyada bu ilişki özellikle beynin ve kafatasının gelişimi üzerinden açıklanmaktadır.

Akıl Taklası hipotezi bu çerçeveye bir değişken daha eklemektedir:

Gelişim ortamının geometrik yönelimi.

Başka bir ifadeyle, yalnızca basıncın büyüklüğü değil, basıncın yönü ve kuvvet alanlarının mekânsal dağılımı da önemlidir.


6. Türler Arası Embriyo Transferi Hipotezi

Akıl Taklası’nın en radikal sınama önerisi, gelişimsel çevrenin türler arasında değiştirilmesidir.

Bu nedenle teorinin tam adı:

Türler Arası Embriyo Transferi Teorisi

olarak formüle edilmiştir.

Hipotezin düşünsel çekirdeği 1974 yılında sorulan şu soruya dayanmaktadır:

Bir şempanze embriyosu, insanın düşey gövdeliliği tarafından oluşturulmuş farklı bir gebelik ortamında gelişirse, morfolojik olarak ne olur?

Bu soru yalnızca türler arası gebelik sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Bir embriyonun gelişim çevresini sistematik biçimde değiştirdiğimizde fenotipin hangi bölümü değişir?

Bu nedenle gerçek bir insan-şempanze gebeliği gerçekleştirmek teorinin zorunlu koşulu değildir.

Aksine, böyle bir deney günümüz biyolojik ve etik koşullarında kabul edilebilir bir araştırma yöntemi değildir.

Dosyada da insan ve şempanze arasındaki kromozomal farklılıklar, gebelik süreleri, plasental iletişim ve immünolojik sorunlar açık biçimde belirtilmektedir.

Dolayısıyla burada önerilen şey canlı insan-hayvan gebeliğinin gerçekleştirilmesi değil, hipotezin deneysel olarak güvenli biçimde ayrıştırılmasıdır.


7. Geep Deneyi: Deneysel Model

Akıl Taklası açısından önemli bir biyolojik model, Meinecke-Tillmann ve Meinecke’nin 1984 tarihli koyun-keçi embriyo kimerizmi çalışmasıdır.

Bu çalışmada koyun ve keçi embriyonik yapıları mikrocerrahi yöntemlerle birleştirilmiş ve embriyonun dış tabakasının gebeliğin sürdürülmesinde oynadığı rol araştırılmıştır.

Çalışma Nature dergisinde yayımlanmıştır:

Meinecke-Tillmann & Meinecke, 1984, Nature, 307, 637–638. Dosyada bu çalışma ayrıntılı biçimde kaynaklandırılmıştır.

Bu deneyden çıkardığım sonuç şudur:

Embriyonun gelişimsel çevresi deneysel olarak değiştirilebilir.

Ancak bundan şu sonuç çıkarılmamalıdır:

“Keçi-koyun deneyinde görülen sonuçların insan-şempanze sisteminde de aynen meydana geleceği kanıtlanmıştır.”

Böyle bir çıkarım bilimsel olarak aşırı olacaktır.

Geep deneyi yalnızca hipotezin birinci basamağını destekleyen bir biyolojik model olarak kullanılabilir:

Embriyo + farklı gelişim çevresi → farklı gelişimsel sonuç olasılığı.

Akıl Taklası’nın asıl sınanması ise bu çevre değişikliğinin morfolojik gelişimin yönünü değiştirip değiştirmediğinin ölçülmesidir.


8. İnsan Evrimindeki Morfolojik Öngörüler

Akıl Taklası hipotezi doğruysa, düşey gövdeliliğin gelişimsel çevre üzerindeki etkisinin birkaç morfolojik sonuç üretmesi beklenir.

8.1. Kafatası geometrisi

Birinci öngörü kafatasının geometrisidir.

Hipoteze göre değişen mekanik kuvvet alanları, gelişmekte olan kranyal dokunun büyüme yönlerini etkileyebilir.

Özellikle:

·       kranyal kubbenin yüksekliği,

·       frontal bölgenin gelişimi,

·       kafatası tabanının geometrisi,

·       genişlik/yükseklik oranı,

·       yüz-kafatası ilişkisi

ölçülebilir değişkenlerdir.

8.2. Beyin hacmi

İkinci öngörü beyin hacmidir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Akıl Taklası “mekanik basınç doğrudan beyni büyütür” şeklinde basit bir nedensellik önermemelidir.

Daha doğru hipotez:

Mekanik çevrenin değişmesi, gelişmekte olan nöral dokunun büyüme sınırlarını ve mekânsal organizasyonunu değiştirebilir.

Bu nedenle beyin hacmi, beyin yüzey alanı, ventriküler geometri ve kortikal organizasyon ayrı ayrı ölçülmelidir.

8.3. Yüz morfolojisi

Üçüncü öngörü yüz projeksiyonudur.

Hipotezin mekanik modeli doğruysa kafatası tabanı ile yüz arasındaki gelişimsel ilişkinin değişmesi, prognatizm ve yüzün öne doğru projeksiyonunda değişiklik yaratabilir.

Ancak bu öngörü de doğrudan kanıtlanmış bir sonuç değil, deneysel olarak test edilmesi gereken bir hipotezdir.


9. “Ani Sıçrama” Hipotezi

Akıl Taklası’nın evrimsel önem taşıyan ikinci boyutu, morfolojik değişimlerin hızıdır.

Hipotez, insan evrimindeki bazı büyük morfolojik dönüşümlerin yalnızca küçük mutasyonların uzun zaman boyunca birikmesiyle açıklanmak zorunda olmadığını ileri sürmektedir.

Gelişimsel çevrede meydana gelen büyük bir değişim, fenotipik plastisite aracılığıyla kısa zaman ölçeklerinde belirgin morfolojik farklılıklar yaratabilir.

Bu noktada önemli bir ayrım yapılmalıdır:

Fenotipik değişiklik ile kalıtsal evrim aynı şey değildir.

Bir organizmanın rahim içindeki gelişim ortamı nedeniyle farklı morfolojiye sahip olması, bu morfolojinin otomatik olarak sonraki nesillere kalıtsal biçimde aktarılacağı anlamına gelmez.

Bu nedenle Akıl Taklası’nın evrimsel mekanizma iddiasının ikinci aşaması, gelişimsel değişimin kalıtılabilirliği problemidir.

Bu problem teorinin zayıf noktalarından biri değil, tam tersine deneysel olarak açıkça tanımlanması gereken temel sınama alanıdır.


10. Mekanotransdüksiyon ve Epigenetik

Modern mekanobiyoloji, fiziksel kuvvetlerin hücreler tarafından algılanabileceğini ve hücresel sinyal yollarını etkileyebileceğini göstermektedir.

Bu mekanizma Akıl Taklası açısından önemlidir.

Mekanik kuvvet:

mekanik stres → hücre yüzeyindeki mekanosensörler → hücre içi sinyal yolları → gen ekspresyonundaki değişiklik → hücresel davranış → doku morfolojisi

zinciri üzerinden etkili olabilir.

Bu nedenle teorinin güncel biçimi “mekanik kuvvet DNA dizisini doğrudan değiştirir” şeklinde kurulmamaktadır.

Daha savunulabilir önerme şudur:

Mekanik çevre, gelişim sırasında genlerin kullanım biçimini ve hücresel davranışları etkileyerek fenotipik farklılıklara katkıda bulunabilir.

Bu yaklaşım modern mekanobiyoloji ile teorinin tarihsel biyodinamik kökeni arasında kavramsal bir köprü kurmaktadır.


11. Test Edilebilirlik ve Yanlışlanabilirlik

Akıl Taklası’nın bilimsel bir hipotez olarak değerlendirilebilmesinin temel şartı, hangi sonuçların hipotezi destekleyeceğinin ve hangi sonuçların onu zayıflatacağının önceden belirlenmesidir.

Bu nedenle hipotez için aşağıdaki yanlışlanabilirlik kriterini öneriyorum:

Kontrollü mekanik gelişim ortamlarında büyütülen deneysel modeller ile kontrol grupları arasında kafatası geometrisi, beyin morfolojisi ve yüz gelişimi açısından tekrarlanabilir bir fark bulunamaması, hipotezin temel mekanik varsayımını zayıflatacaktır.

Daha güçlü bir yanlışlama ölçütü ise şudur:

Mekanik çevrede kontrollü ve anlamlı değişiklikler yapılmasına rağmen, gelişimsel morfolojinin bu değişikliklerden bağımsız olarak aynı kalması.

Dosyada da hipotezin FEA ve CFD ile test edilmesi ve morfolojik değişim meydana gelmemesi halinde hipotezin yanlışlanabileceği açıkça belirtilmektedir.

Burada Popper’ın bilim felsefesinden yararlanılabilir; ancak “yanlışlanabilir olmak” tek başına bir hipotezin doğru olduğunu göstermez.

Yanlışlanabilirlik, yalnızca hipotezin bilimsel olarak sınanabilir bir önerme olduğunu gösterir.


12. Deneysel Sınama Stratejisi

İnsan-şempanze embriyo transferi yerine, hipotezin aşağıdaki aşamalarda test edilmesini öneriyorum.

Aşama 1 — Biyomekanik model

Üç boyutlu embriyonik kafatası modeli oluşturulmalıdır.

Modele:

·       doku elastikiyeti,

·       sütür geometrisi,

·       fontanel bölgeleri,

·       sıvı basıncı,

·       dış mekanik kuvvetler

tanımlanmalıdır.

Aşama 2 — FEA

Sonlu elemanlar analizi kullanılarak farklı kuvvet vektörlerinin kafatası üzerindeki etkileri hesaplanmalıdır.

Dosyada FEA’nın bu amaçla kullanılabileceği ve şempanze fetüsünün erken kafatası geometrisinin sayısal modele dönüştürülebileceği önerilmektedir.

Aşama 3 — CFD

Amniyotik ve embriyonik sıvı dinamikleri hesaplamalı akışkanlar dinamiği ile modellenmelidir.

Amaç, yalnızca toplam basıncı değil, basınç gradyanlarını ve akış yönlerini belirlemektir.

Aşama 4 — Hücresel mekanobiyoloji

Daha sonra mekanik stresin hücresel yanıt üzerindeki etkisi organoid veya uygun hücresel sistemlerde araştırılabilir.

Burada ölçülmesi gerekenler:

·       hücre proliferasyonu,

·       farklılaşma,

·       mekanosensör aktivitesi,

·       gen ekspresyonu,

·       doku organizasyonu.

Aşama 5 — Hayvan modelleri

İnsan veya şempanze kullanmadan, gelişimsel olarak uygun hayvan modellerinde rahim içi mekanik çevrenin kontrollü olarak değiştirilmesi ve kranyal morfolojinin ölçülmesi hipotezin kritik sınamasını sağlayabilir.

Bu aşama özellikle önemlidir; çünkü teori insan evrimine ilişkin bir hipotez olmakla birlikte mekanizmanın kendisi insan dışında deneysel olarak araştırılabilir.


13. FEA/CFD İçin Nicel Hipotezler

Akıl Taklası’nın bilimsel bir model haline gelebilmesi için “kafatası büyür” gibi nitel ifadeler yeterli değildir.

Aşağıdaki nicel değişkenlerin önceden tanımlanmasını öneriyorum:

H1

Mekanik kuvvet vektörünün yön değiştirmesi, kranyal büyüme yönelimini değiştirir.

H2

Mekanik çevrenin değiştirilmesi, kafatası uzunluk/yükseklik oranında ölçülebilir farklılık yaratır.

H3

Mekanik çevrenin değiştirilmesi, frontal kranyal genişleme ve kubbe yüksekliğini etkiler.

H4

Mekanik çevre değişikliği, nöral doku büyüme alanlarında ölçülebilir farklılık meydana getirir.

H5

Bu farklılıkların büyüklüğü mekanik yükün yönü ve şiddetiyle ilişkilidir.

H6

Etki yoksa veya etki kontrol edilemeyen biyolojik değişkenler tarafından tamamen açıklanabiliyorsa Akıl Taklası’nın mekanik nedensellik iddiası zayıflar.


14. Fosil Kayıtlarıyla İlişki

Akıl Taklası fosil kayıtlarını doğrudan bir deney sonucu olarak değerlendirmemelidir.

Fosiller teori açısından karşılaştırmalı morfolojik veri sağlar.

Bu kapsamda özellikle:

·       kranyal hacim,

·       frontal genişleme,

·       yüz projeksiyonu,

·       kafatası tabanı,

·       omurga-pelvis ilişkisi,

·       bipedalizm göstergeleri

birlikte değerlendirilmelidir.

Dosyada Australopithecus türlerindeki sagittal crest gibi bazı özellikler doğum ve mekanik deformasyon süreçleriyle ilişkilendirilmektedir.

Ancak bu yorumların fosil morfolojisi üzerinden bağımsız olarak test edilmesi gerekir.

Bir fosil özelliğinin Akıl Taklası’nın öngörüsü olduğunu söylemek, o özelliğin gerçekten Akıl Taklası tarafından meydana getirildiğini kanıtlamaz.

Bu nedenle teori ile fosil verisi arasındaki ilişki öngörü → ölçüm → karşılaştırma biçiminde kurulmalıdır.


15. Teorinin Ana Akım Evrimsel Biyolojiyle İlişkisi

Akıl Taklası’nın amacı genetik evrim kuramını tamamen ortadan kaldırmak değildir.

Daha doğru ifade şudur:

İnsan evrimini açıklarken genetik değişim ile gelişimsel mekanik çevrenin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.

Bu nedenle teori, Evrimsel Gelişimsel Biyoloji (Evo-Devo), mekanobiyoloji, fenotipik plastisite ve gelişimsel sistemler biyolojisiyle ilişkilendirilebilir.

Bununla birlikte, teorinin insanın ortak atadan türemesi, doğal seçilim veya genetik kalıtım gibi temel evrimsel mekanizmaların yerine geçmesi için henüz yeterli ampirik kanıt bulunmamaktadır.

Akıl Taklası’nın iddiası daha sınırlı fakat daha test edilebilir şekilde formüle edilmelidir:

İnsan soyunda düşey gövdeliliğin ortaya çıkışı, yalnızca erişkin hareket sistemini değil, embriyonik gelişim çevresini de sistematik biçimde değiştirmiş ve bu değişim insan morfolojisinin evriminde daha önce yeterince dikkate alınmamış bir gelişimsel mekanizma oluşturmuş olabilir.


16. Tartışma

Bu çalışmanın en önemli sonucu, insan evriminin açıklanmasında “genetik mi çevre mi?” ikileminin yeterli olmadığıdır.

Embriyo, genetik bilgi ile fiziksel çevrenin sürekli etkileşimi içinde gelişir.

Bu nedenle insan evriminde iki farklı zaman ölçeği birbirinden ayrılmalıdır:

1. Gelişimsel zaman:
Bir bireyin embriyo-fetüs dönemindeki morfolojik oluşumu.

2. Evrimsel zaman:
Bu özelliklerin popülasyonlarda kuşaklar boyunca kalıcı hale gelmesi.

Akıl Taklası öncelikle birinci sürece müdahale eden mekanizmayı araştırmaktadır.

İkinci süreç ise bu gelişimsel değişikliklerin kalıtsal hale nasıl geldiği sorusunu gündeme getirir.

Dolayısıyla teorinin gelecekteki en önemli araştırma sorularından biri şudur:

Gelişimsel çevrenin neden olduğu tekrarlanabilir fenotipik değişiklikler, hangi koşullarda kalıtsal evrimsel değişimin hammaddesi haline gelebilir?

Bu soru cevaplanmadan Akıl Taklası’nın insan evriminin tamamını açıkladığı ileri sürülemez.

Ancak bu sorunun varlığı, teoriyi zayıflatmaktan çok araştırılabilir hale getirir.


17. Sonuç

Bu çalışmada insan evriminin önemli özelliklerinden bir bölümünü açıklamak üzere Akıl Taklası Hipotezi yeniden formüle edilmiştir.

Hipotezin temel önermesi şudur:

İnsan soyunda düşey gövdeliliğin ortaya çıkması, yalnızca locomotor sistemde bir değişim meydana getirmemiş; gebelik sırasında embriyonun içinde bulunduğu mekanik ve hidrodinamik gelişim ortamını da değiştirmiş olabilir.

Bu değişim;

düşey gövdelilik → değişen yerçekimi ve mekanik kuvvet alanları → değişen embriyonik gelişim → kranyal morfolojide değişim → beyin gelişiminde yeni olanaklar

şeklinde modellenebilir.

Erich Blechschmidt’in biyodinamik embriyoloji yaklaşımı, gelişimsel mekanik kuvvetlerin morfogenezdeki rolü açısından teorik bir başlangıç noktası sunmaktadır.

Meinecke-Tillmann ve Meinecke’nin Geep çalışması ise türler arası embriyonik çevre değişikliğinin deneysel olarak mümkün olabildiğini gösteren önemli bir biyolojik modeldir; ancak bu deneyin sonuçları insan-şempanze sistemine doğrudan aktarılmamalıdır.

Bu nedenle Akıl Taklası’nın bundan sonraki aşaması bir insan-şempanze gebelik deneyi değil, nicel biyomekanik ve gelişimsel biyoloji testleridir.

FEA, CFD, organoid sistemleri, mekanotransdüksiyon analizleri ve uygun hayvan modelleri kullanılarak hipotezin temel mekanik varsayımları sınanabilir.

Benim açımdan teorinin bilimsel değeri, insan evrimini kesin olarak açıklamış olmasından değil, insan morfolojisinin oluşumunda gelişimsel mekanik çevrenin rolü hakkında ölçülebilir, sınanabilir ve yanlışlanabilir yeni sorular ortaya koymasından kaynaklanmaktadır.

Dolayısıyla Akıl Taklası şu aşamada bir sonuç değil, bir araştırma programıdır.

İnsan evriminin gelecekteki açıklaması, genetik bilgi ile gelişimsel çevrenin karşılıklı etkileşimini birlikte ele almak zorundadır.


Kaynakça

Blechschmidt, E., & Gasser, R. F. (1977/2012). Biokinetics and Biodynamics of Human Differentiation: Principles and Applications. North Atlantic Books.

Ingber, D. E. (2006). Cellular mechanotransduction: Putting tensegrity in context. Journal of Cell Science, 119(8), 1461–1463.

Kaynak, O. (2024). İnsanın Kökeni: Türler Arası Embriyo Transferi Teorisi. Sakin Kitap.

Meinecke-Tillmann, S., & Meinecke, B. (1984). Experimental chimaeras—Removal of reproductive barrier between sheep and goats. Nature, 307(5952), 637–638.

Zienkiewicz, O. C., Taylor, R. L., & Fox, J. E. (2014). The Finite Element Method for Fluid Dynamics. Butterworth-Heinemann.


Yazar Notu

Bu makalede ileri sürülen Akıl Taklası Hipotezi’nin özgün formülasyonu ve insan evrimine uygulanması Oktay Kaynak’a aittir. Hipotez, gelişimsel biyomekanik, mekanobiyoloji ve evrimsel gelişim biyolojisi ile ilişkilendirilerek test edilebilir bir araştırma programı olarak sunulmaktadır.

 İNSANIN AKILLI CANLI OLUŞUNUN ANA DEVİNDİRİCİ GÜÇLERİ VE AŞAMALARI

İnsan üç ana devindirici gücün etkisi sonucu geçirdiği üç sıçramayla akıllı canlı olmuştur.

Üç Ana Devindirici Güç

1. Varyasyonlar (Genetik çeşitlilik)

2. Doğal Seçilim Baskısı

3. Yedi milyon yıl önce ayağa kalkmanın tetiklediği bütün hominin aşamalarında ve günümüzde devam eden iskelet değişikliği

Üç Sıçrama

1. Yedi milyon yıl önce oluşan iki ayaklılık sıçraması

2. Günümüzden iki milyon yıl önceleri oluşan akıl taklası sıçraması

3. Doğanın doğal koşullarıyla üretmediği, o zamana kadar doğada hiç olmayan bir taşı bir sopaya bağlayarak aletler üretebilecek zihinsel kapasiteye ulaştığı akıl eşiği sıçraması

Üç ana devindirici güç ve işlevleri

1. Varyasyonlar: Evrim bilimciler derler ki; evrimin motoru seçilim baskısıysa, ham maddesi de varyasyonlardır. Her yenidoğan canlı bir varyasyondur. Yani yerküre üzerinde bulunan hiçbir canlının genomu birbirinin aynısı değildir.

İki ayak üstüne kalkmak zorunda kalan bir primat (şempanze) popülasyonunun her bireyi bir varyasyondur. Bu varyasyonların bazılarının genomları iki ayaklılığa yatkındır ya da daha sonra gelecek nesillerde genomu iki ayaklılığa yatkın olanlar çıkacaktır. Zaten bu popülasyonun içinde iki ayaklılığa yatkın genomu olanlar oluşmazsa, bu popülasyon iki ayaklı olarak türünü sürdüremez ve iki ayaklı bir primat türleşmesi olmaz.

2. Doğal Seçilim Baskısı: Genel evrimin yani türleşmenin ana mekanizması doğal seçilim baskısıdır. Doğal seçilim coğrafi konumun, iklim şartlarının, hastalıkların, avcıların, yiyecek çeşitlerinin ve temin yollarının ve popülasyon güvenliğinin baskısıdır. Bunların tümüne yaşam alanı baskısı diyebiliriz.

Varyasyonlar ve doğal seçilim baskısı genel evrimin mekanizmalarıdır. Yani bu iki parametre insan türü dışında bütün canlıların evrimleşmesi ve türleşmesini sağlar ve açıklar. İnsanın evrimleşmesi, insan türünün oluşması bu iki devindirici güçle açıklanamaz.

3. Yedi milyon yıl önce ayağa kalkmanın tetiklediği bütün hominin aşamalarında ve günümüzde devam eden iskelet değişikliği: İnsan yerkürenin tek memeli, iki ayaklı ve düşey gövdeli canlısıdır. Bu üçüncü devindirici güç insanın akıllı canlı olmasının tayin edici parametresidir. Bu nedenle insan evriminin mekanizma ve süreçleri bu yedi milyon yıldır ve günümüzde de hala devam eden iskelet değişikliği gerçeği farkedilemediği için açıklanamamıştır. Çok sayıda insan evrimi hipotezi vardır ama bu hipotezler birbirini dışlayıcı ve ikna edicilikten uzaktır. İskelet değişikliği ayak parmağından başlayıp bacak kemikleri, pelvis, göğüs kafesi, kol uzunlukları, parmak kemikleri ve iki milyon yıldan bu yana da (akıl taklasından sonra) yüz küçülmesi ve kafatası (beyin) büyümesi olarak devam etmektedir.

Bu devindirici güçlerin etkisi sonucu oluşan üç sıçrama

1. Yedi milyon yıl önce oluşan iki ayaklılık sıçraması: Bugüne dek çok sayıda makalemde ayrıntılı bahsettiğim için burada kısaca özetleyeceğim. İnsanın iki ayaklı olma nedeni yaygın ve uzun süreli olarak savanada yaşamak zorunda kalması olarak gösterilmiştir. Fakat şimdilerde bu hipotez terkedilmiştir. Benim önermemse, Rift vadisinde bir yerlerde doğa olayları ve çevresel değişiklikler nedeniyle mahsur kalan bir primat popülasyonunun sulak alanda yiyecek arama ve bulma zorunluluğunda kalmasıdır. Hominin (insansı) fosillerinin çoğunlukla kurumuş göl ve akarsu çökeltilerinde bulunması ve fosillerin diş minelerinden alınan karbon izotop araştırmaları sonucu su ürünleriyle beslendiği bulgusu sulak alanlarda ayağa kalktı hipotezine referans olarak gösterilebilir.

2. Günümüzden iki milyon yıl önceleri oluşan akıl taklası sıçraması: Yedi milyon yıl önce iki ayaklı olmak zorunda kalınca uzun zamanlara yayılı olarak (yaklaşık beş milyon yıl) gövde dikleşmesi başlamıştır. Gövde dikleşmesinin itici gücü, iki ayaklı olmak zorunda kalan bu canlının ağırlık aksını ayak taban alanları içinde tutma zorunluluğudur. Aksi takdirde lokomosyonunu optimal şekilde yapamayan canlı yaşamını ve türünü sürdüremez. Zaten bu yedi milyon yılın her aşamasına ilişkin fosillerin iskelet yapıları günümüze doğru bu değişimi göstermektedir. İki milyon yıl öncelerde gövde dikliği beş milyon yıl biriken nicel dikleşme birikimlerini tamamlayınca anne rahmindeki embriyo bu düşey gövdeliliğe bir uyumsal yanıt vermiştir. Bütün bu olan bitenler fizik yasaları gereğidir. Bütün yatay gövdeli memelilerin embriyoları yüzü annenin karnına, kafası doğum kanalına dönük, çok fazla hareket alanı olmaksızın bu şekilde oluşur, gelişir ve doğar. Halbuki insan embriyosu kafasını anne diyaframına dönmek zorunda kalınca kafatası üstünde annesinin iç organlarını taşımak zorunda kaldığından dolayı kafatasında büyüme ve yuvarlaklaşma şeklinde bir değişim olmuştur. Bu taşıma zorunluluğudur ki kafatası dolayısıyla da beynin büyümesini tetiklemiştir. Bu önerme tamamen düşey gövdeli hale gelmiş olan yani yedi milyon yıllık gövde dikleşmesinin homo sapiens aşamasında olan modern insanın rahmine bir şempanze embriyosu implante edilerek denenebilir. Yani insan rahminden doğmuş saf şempanzeler 10-15 nesil birbiriyle çiftleştirerek ve bütün gelişim ve doğumları insan rahminde yapılarak herkesi şaşırtacak sonuçlar elde edilebilir. Yani size “günaydın” diyen kıllı, yüzü küçük kafatası büyük bir şempanzeyle karşılaşabilirsiniz. Bu deney etik nedenlerle yapılamaz diye bir itiraz var. Ama deneyin yapılamaması hipotezi yanlışlamaz. İki milyon yıl öncesi homo habilis aşamasında ani bir beyin büyümesi (350cc’den 700cc’ye) görülmektedir. Bu nedenle akıl taklası iki milyon yıl önceleri atılmıştır diyorum.

3. Doğanın doğal koşullarıyla üretmediği, o zamana kadar doğada hiç olmayan bir taşı bir sopaya bağlayarak aletler üretebilecek zihinsel kapasiteye ulaştığı akıl eşiği sıçraması: Akıl eşiği sıçraması, akıl taklası sıçramasıyla tetiklenen ve başlayan beyin büyümesi, belirli bir büyüklüğe geldiğinde doğada doğal olarak bulunmayan aletler üretecek zihinsel kapasiteye ulaşmasıdır. Günümüz insanını (homo sapiens aşaması) aya götüren uzay mekiğinin atası, ilk örneği o sopaya bağlanmış taştır.

Hominin, yedi milyon yıl önce ayağa kalkan Sahelanthropus tchadensis ile başlayan günümüze doğru yerkürenin hangi yaşam alanında bulunursa bulunsun yani hangi coğrafi adaptasyona uğrarsa uğrasın içindeki iskelet değişikliği bütün homininlerde aynı şekil ve oranda devam etmektedir. Homininlerin farklı görünümlerinin ana nedeni iskelet değişikliğidir. Coğrafi adaptasyonlar da tayin edici olmamakla birlikte bu farklı görünümlerde etkendir. Ama hepsinin iskelet değişikliği aynı oranda, aynı hızda ve aynı şekilde devam etmektedir. Homininler belirli bir zihinsel kapasiteye geldiğinde dünyanın değişik yerlerine doğru hareket

etmeye başlamışlardır. Çünkü bu zihinsel kapasite onlara dağın arkasını hayal etme yetisi, bir anlamda dağın arkasını görme yetisi kazandırmıştır. Hayvanlar gördüğüyle ya da duyularından gelen algılarla yaşar, homininse buna ilaveten bir de hayal eder. Aynen günümüzde olduğu gibi yedi milyon yıl süren iki ayaklılık sürecinde homininler birbirlerinden yatay ve dikey gen alışverişlerinde bulunmuşlar, birbirlerini asimile etmişler ve hominin türünün son aşaması olan homo sapiens sapiens aşamasına getirmişlerdir.

Son yıllarda neandertaller, denisovanlar, homo floreinsensislerin ve homo sapienslerin birbirleriyle yatay gen alışverişlerinde bulundukları yani çiftleştikleri kırk bin yıla tarihlenen fosillerden alınan gen dizilimleriyle kanıtlanmıştır. Aynı şekilde son günlerde Çinli bilim insanları dörtyüzbin yıla tarihlenen homo erectus fosil dişlerinden alınan ve dizilenen proteinlerden hareketle dikey gen alışverişini ispatlamışlardır. Dikey gen alışverişi dörtyüzbin yıl önce homo erectusla çiftleşen denisovanların ondan aldığı geni ya da genleri nesiller boyu taşıyarak ve ileterek günümüze getirmiştir. Bütün bunlar düşünüldüğünde yatay ve dikey gen alışverişi mekanizmasının bütün homininler döneminde çalıştığı öngörülmelidir. Yani homininler ayrı türler değil sadece biriken nicel iskelet dğişiklikleri ve coğrafi adaptasyonlar sonucu birbirinden küçük fenotipik farklılıkları olan tek bir türdür. Bu türün her homininde ortak, eş zamanlı ve paralel olarak değişen iskelet yapısı vardır.

Yedi milyon yıl önce ayağa kalkmanın tetiklemesiyle başlayan iskelet değişikliği günümüze kadar sürmüş ve hala devam etmektedir. Bu iskelet değişikliği uzun zamanlara yayılı nicel iskelet değişikliği birikimleri oluşturmaktadır. Bu nicel iskelet değişikliği birikimleri nitel sıçramalara ve dönüşümlere yol açmaktadır. Bu nicel birikim ve nitel dönüşümler (sıçrama) sonucunda birbirinden çok az farklı fenotipte homininler oluşmaktadır. Yani Sahelanthropus tchadensis’ten sonra iskelette oluşan nicel değişim birikimleri nitel dönüşüm yaparak Orrorin tugenensis’i yaratıyor. Orrorin tugenensis’te oluşan nicel iskelet değişikliği birikimleri nitel dönüşüm yaparak Ardipithecus ramidus’u yaratıyor. Ardipithecus ramidus’daki nicel iskelet değişikliği birikimleri nitel dönüşüm yaparak Australopithecine’leri yaratıyor… Bu mekanizma bütün homininler boyunca devam ediyor. Araştırmaların gösterdiğine göre günümüzde de halen devam eden bu nicel iskelet değişikliği birikimleri Homo sapiens’te de nitel dönüşüm yaparak bir başka hominine dönüştürmek üzere devam ediyor. Sonuç olarak, homininler ayrı türler değildirler.Tayin edici olarak yedi milyon yıldır süren iskelet değişikliklerinin ve buna ilaveten coğrafi adaptasyonların neden olduğu fenotipik farklılıkları olan aynı türlerdi

Saturday, 21 March 2026

 

PROCESSES AND MECHANISMS OF HUMAN EVOLUTION

 

Although general evolution (speciation) has two main parameters (dynamics)—variation and natural selection pressure—human evolution has three main parameters (dynamics).

 

These are: in addition to the shared parameters of variation and natural selection pressure, a skeletal transformation triggered (initiated) by bipedalism, which has lasted for seven million years and continues today. This third parameter is what makes humans different from other living beings (i.e., an intelligent being). This parameter has continued for seven million years in every hominin species, independent of variation and natural selection pressure. It continues in all hominins regardless of whether a population migrates toward the poles or the equator. It is this ongoing skeletal transformation that will lead this organism (the hominin) to become an intelligent being.

 

While populations dispersed across the world undergo geographic adaptation through natural selection pressure separately, this skeletal transformation initiated by bipedalism continues simultaneously in all hominin groups.

 

So how does this skeletal transformation lead to humans becoming intelligent beings?

 

If we define general evolution as qualitative transformations resulting from the accumulation of quantitative changes over long periods under natural selection pressure, then human evolution can be explained by adding the seven-million-year-long skeletal transformation to this process.

 

The skeletal transformation begins with the big toe and continues with the elongation of the leg bones, the pelvis taking on a bowl-like shape, the torso becoming upright, the rib cage becoming cylindrical, the skull taking on an arch-like (Roman arch) shape and enlarging, and the jaw becoming smaller, resulting in the formation of what is called the “chin” at the tip of the lower jaw. The upright posture of the body is necessitated by the requirement that the axis of body weight remains within the area of the soles of the feet. If you lean forward from your waist, beyond a certain angle you will fall, because your center of mass moves out of the area of your feet. This is a requirement of physical laws and the biomechanics of hominins. If a living being does not have an optimal locomotion (movement) mechanism, it cannot sustain its species.

 

When the upright posture reaches a certain level of quantitative accumulation, a qualitative transformation occurs, and the embryo in the womb flips and turns its head toward the mother’s diaphragm. I call this the “cognitive flip.” It is this cognitive flip that has led to the rounding and enlargement of the human skull.

 

Since I have proposed experiments related to this subject and presented them at universities around the world, I do not elaborate on this topic here.

 

When skull enlargement begins and reaches a certain volume (600–700 cc), this organism gains sufficient brain size and mental capacity, enabling it to develop language and control fire. Without a certain brain size and mental capacity, no living being can develop language or control fire. Since there was a sudden increase in brain size in Homo habilis, which lived two million years ago, I propose that this “cognitive flip” occurred around two million years ago.

 

In recent years, genetic material extracted from Neanderthal, Denisovan, and Floresiensis fossils has shown that we exchanged genes with these three groups (which I argue are not separate species). Later, proteins extracted from fossils of Australopithecus africanus, Homo rudolfensis, Homo habilis, and Homo erectus were studied, and it was concluded that, like the previously mentioned three hominins, they also exchanged genes with one another.

 

From this perspective, if we consider a model in which each preceding hominin is a thesis, the next is an antithesis, and the following one is a synthesis—from Sahelanthropus tchadensis, which stood upright seven million years ago, to Homo sapiens—we can think of all these hominins as transcending one another by incorporating each other, culminating in Homo sapiens. In other words, we did not exterminate Neanderthals; we surpassed them by incorporating them—we received DNA from them (about 4% of our DNA).

 

In summary, hominins are not entirely separate species; rather, through gene exchange (interbreeding) and by incorporating one another, they have continued to the present over approximately 280,000 generations.

 

EVRİMİN SÜREÇ VE MEKANİZMALARI

 

EVRİMİN ANA PARAMETRELERİ

Darwin, evrimi “evolution by natural selection” yani doğal seçilim yoluyla evrim olarak tarif etmiştir. Halbuki evrimin iki ana parametresi, varyasyon ve doğal seçilim baskısıdır. Darwin döneminde DNA bilinmediği için Darwin böyle bir tanımlama yapmıştır. Aslında varyasyon ve doğal seçilim baskısı birlikte çalışarak evrimleşmeyi yani türleşmeyi sağlarlar.

Bu mekanizma nasıl çalışır;

Bir canlı topluluğunda (popülasyonunda) yaşam alanında oluşan bir değişiklik sonucu, örneğin Galapagos adalarının birinde kuraklık nedeniyle orada yaşayan ispinozların sert çekirdekleri kırmak zorunda kalması sonucu gagaları kütleşiyor yani gagaları bu sert çekirdekleri kırmak üzere şekil değiştiriyor ve ona göre oluşuyor. Bu adada kuraklık başlayınca doğal seçilim baskısı küt gagalar oluşması doğrultusunda oluyor. Aynı zamanda adada bulunan popülasyonun içinde yeni doğanların gen dizilimleri (genomları) küt gagalılığa yatkın olanlar avantajlı oldukları için doğal seçilim tarafından seçiliyorlar. Giderek topluluğun içindeki bu varyasyonların gen frekansları çoğalmaya başlıyor. Yani topluluğun %70 i küt gagaya uygun gen yapısına sahip oluyor. Bu giderek çoğalıyor. Bu küt gagalı olma süreci gagalarda uzun zamana yayılı küçük değişimleri biriktiriyor. Bu nicel değişim birikimi belirli bir düzeye geldiğinde bir nitel dönüşüm oluyor ve artık küt gagalı ispinozlar ince gagalı ispinozlarla çiftleşmemeye başlıyor. Yani türleşme oluyor. Evrim zaten bir canlının başka bir canlıya dönüşmesi, yeni bir tür oluşumu, türleşmesi demektir.

Özet olarak evrimin iki ana parametresi var. Birisi doğal seçilim baskısı diğeri bu seçilim baskısına yatkın genomlu varyasyonlar. Bu iki dinamik birlikte çalışmadığı sürece türleşme yani evrim olmaz. Bu iki dinamik birlikte çalıştığı sürece türleşme olur ve yeni bir tür oluşur. Buna da evrim deriz.

                                                                                                        Oktay Kaynak

                                                                                                         Evrim Kuramcı

Sunday, 14 February 2021

THE MAIN DRIVING FORCES OF HUMAN EVOLUTION












 

THE MAIN DRIVING FORCES OF HUMAN EVOLUTION

1- Habitat Changes: Ecological environment change, climate change and nutritional conditions change (ways of obtaining food and types of food)

2- Skeleton (bone structures) change initiated(triggered) by bipedalism

3- Knowledge: tool use, use and management of fire, language development

LIVING SPACE CHANGES

To explain evolution briefly; We can say that evolution means the formation of a new species. Biology explains the formation of a new species through anagenesis, cladogenesis and allopatric or sympatric ways. The main mechanism for the formation of a new species is the transformation of one species into another as a result of the pressure of changing living conditions. In general, we can explain the formation of all species in this way. Except for the human species ...

In summary, the mechanism is as follows: changing living conditions begin to exert a selection pressure on the population. The population responds adaptively to these pressures and begins to change in accordance with new living conditions. When these changes complete a certain quantitative accumulation, those that adapt well to these changes begin to be selected by the selection mechanism. These selected are individuals with a genetic predisposition to the new conditions. As a result, the genome of these individuals who already have genetic predisposition in the gene pool of the population becomes widespread, and when this dissemination completes a certain quantitative accumulation, that population turns into a new species.

As in all evolutionary processes and all living things, changes in living conditions cause geographical adaptations in the human species. The biological differences resulting from these adaptations can be mistakenly interpreted as human race.

SKELETON (BONE STRUCTURES) CHANGES INITIATED BY BIPEDALISM

6-7 million years ago, due to the formation of the Rift valley in east Africa, the great volcanic movements, earth crust ruptures, serious forest fires, the emergence of groundwater, long rift lakes formed in ground rifts, tree-dwelling primate could  only find food in shallow waters as a result of extraordinary living conditions. (Because lava and volcanic ash must be thought to burn and destroy food stocks in the terrestrial area. We can think of it as heavy snowfall. Heavy snow somewhat limits terrestrial food sources, but does not affect food supplies in lakes and rivers to that extent.) The tree-dwelling primate searched for food in shallow waters. He had to stand on both legs. Modern chimpanzees and other apes stand up as soon as they enter the water. In other words, extraordinary changes in the living space have led to bipedalism. This mechanism is the general speciation mechanism. The world of anthropology tries to make use of classical and general evolutionary mechanisms in order to understand and explain human evolution (human speciation). However, after being bipedal, changes in the skeletal (bone) structure that will last 7 million years began as a natural and physical result of bipedalism. This is what conventional anthropology does not realize, and therefore it is unable to develop a consensus model of human evolution. We can say that the main driving force of human evolution is the change in living conditions as it compels bipedalism. But the decisive motive force, that is, the power that drives man to become intelligent living, is the 7 million-year-long skeletal (bone) changes initiated by bipedalism, which is the result of the qualitative transformation of quantitative changes that lasted 7 million years, producing Homo sapiens. We can observe these changes in skeletal structures from hominid fossils spread over 7 million years. When we became bipedal 7 million years ago, starting from the big toe, kneecap, femoral head, pelvis, rib cage, fingers, skull volume and shape, post canine fossa (depression under our cheekbones) and finally the protrusion on the tip of our lower jaw (chin ), there have been successive changes that lasted 7 million years. The chin at the tip of lower jaw of Homo sapiens, which is found at Cebel Ihud in Morocco and is determined to be 300,000 years old, has not yet formed. This means that the skeletal (bone) structure changes that started 7 million years ago has not yet been completed 300,000 years ago. The main driving force of these skeletal changes is bipedalism, and it happens as required by the laws of nature.

If we briefly refer to these changes starting from the big toe, continuing with the sole of the foot and ending with the protrusion at the tip of our lower jaw (chin):

The big toe, which is necessary for tree life, is no longer necessary and has become adjacent and parallel with the other fingers as it will help in expanding the foot base area. Our foot base areas have expanded. Wide foot pads are necessary for the optimal locomotion of a bipedal creature. Widening and widespread in our knees ... Changing the angle of the femoral head, the pelvis taking the shape of the bowl pelvis, the cylindrical and narrowing of the rib cage, the flattening of the fingers and most importantly, the body upright… The factor that forces all these changes and the verticality of the body are to ensure that the center of gravity projection of the creature remains within the foot base areas.

All these skeletal (bone) structure changes are a mechanical part changes. However, body upright is the turning point in the formation of the human species and is not a mechanical part change but a behavioral change. And the way to human beings started by the body upright. When the body verticality reached a certain angle, the position of the embryo-fetus in the uterus was distorted, the embryo-fetus rolled over(flipped over) 180 degrees, the skull turned to the mother's diaphragm, and the skull of the embryo-fetus had to carry all the internal organs of the mother for 7 months. After the 7th month, since the head returns to the birth canal, this time, the body weight of the embryo-fetus is added to the burden to be carried by the skull, as well as the internal organs of the mother. This obligation to carry a heavy load has changed the shape of the skull to resemble an egg and forced the skull volume to grow. This argument can be tested by implanting a chimpanzee embryo into the woman uterus. Because today's woman has a vertical body and she has completed the journey of reaching the vertical body that humanoids took in 5 million years.

After this mental-flip over, which occurred 2 million years ago, sudden skull (brain) growth started and births began to turn the baby's face towards one leg of the mother. In other words, the baby, who was born facing his mother's stomach, started to be born facing one leg of the mother as a result of these changes in the skeletal structure and body uprightness. As can be seen from the fossil records of hominids, the protrusions on the skulls of the australopithecus robustus and australopithecus boisai, called the sagittal crest, should be thought to result from the difficulty of birth after mental-flip over, rupture of the pubic symphysis and the baby's skull squeezing there. German embryologist named Erich Blechschmidt proposes that the human skull shape is determined by the internal and external vectorial forces acting on the skull during formation in the womb. The reason for skull shape change and volume growth after mental overturning is that these internal and external vectorial forces acting on the skull have changed.

KNOWLEDGE

When the skull (brain) volume reached a certain level after the start of skull enlargement with the mental-flip over, this hominid began to use stone and stick as both a weapon and a tool to influence its prey and predator from afar. When he started to live on land with two legs and lost his ability to climb the tree, which is his best weapon to escape from his predators, he had to use stone and stick as a weapon and tool instead of organic biological weapons in order to continue his life and species. Meanwhile, brain growth continues. While he was using the stone in his hand as a weapon, the moment he started to use the sharp sides of the stone as cutting tools, he started to take the steps of a technological knowledge.

 

Mechanisms of Knowledge Accumulation

There is an individual who first tries to cut meat or tree branches with the pointed side of the stone in his hand, which he uses as a defense and attack weapon. There is an individual who first thought and tried to tie a stick in one hand to a stone in the other. There is an individual tying a shaped flint to the end of the long stick. We can bring thousands of these examples to the present day. For example; there was no telephone before person inventing the phone… no light bulb before person inventing the light bulb… these examples could be reproduced. In other words, after reaching a certain intelligence potential, people begin to accumulate information, when this knowledge accumulation completes a certain quantitative accumulation, it is synthesized, processed, associated, and emerged as a new information by undergoing qualitative transformation. We can easily say that there is an Einstein at the qualitative transformation point of all these quantitative knowledge. That's why we shouldn't be surprised why Göbeklitepe suddenly appeared. We must understand that it is the result of the quantitative accumulations behind it. We must think of someone (Einstein) who realized that a hard stone was carving and shaping a soft stone.

Management of fire and language are also natural results of this growth in the human brain.